Pazartesi, Temmuz 14 - Gergef
Yolumu gözetleyen sinsi heves, arada bir soluk alıp vermeme izin verse de, atımın eğeri bir ileri bir geri. Ağır aksak hareket edişim bundan. Dengesizlik vücuduma yayılmaya çalışan koca bir kütle ve bu koca kütle altında yaşam mücadelesi veren küçücük kalbe ne çok acı sığdırılabiliyor.
Gövdemi emanet edeceğim en nihayet bir servi altına ve esen rüzgârın sürükleyeceği yapraklar anlatacak sonsuz serüvenimi. Bahtiyâr olun ey kelimeler, ben kocaman bir cümleye boyun eğecekken siz kendi küçük devinimlerinizi kuşanıp benim özgür günceme son bir nokta gibi düşüverin. Sığ ve sessiz bir taraçada üstüme kapaklanan son güneş olun ve sergi mevsimi gelmiş tüm meyvelerin o dinç, o dingin kokusunu taşıyın son bir kez özüme.
Özümü sözümden anlayın. Sözümün gergef işlediği onca cümle nerelere kaybolur, ben onlara seslenince. Sus emri verilmişçesine yitik ama varoluş çabasının en büyük külfetini yüklenmişçesine vakur bir duruşa sahiptirler. Yine yoklar işte, arandıklarında bulunamamaları mı çekici kılıyor onları bu kadar? Sesime ses vermedikçe kıymeti artan sevgili, kaybolunmuşluk en çok sana mı yakışmalı?
Şimdi suya gidip susuz dönen bir derviş getiriyorum gözümün önüne, elinde değneği, yavaş adımlarla ilerliyor evime. Evim boşluğa açılan kapıya eş. Sedef kakmalı evim, minderleri eğri büğrü olsa da. Bir yanına yaslanmışımdır hep, yaslanılmayan diğer yanı küskün.. İçimiz de böyle değil midir? Bir yanına yaslanırız hep, bundandır sol yanımız biraz daha içine geçkin..
Ben lafı eveleyip geveleyip nerelere getirme telaşında olan bir derviş buyursam, buyur etsem sedef kakmalı evime gelir mi ki? Hep susar mı dervişler, suskuları nelere gebe? Hayır, istediğim susmak değil, susar gibi konuşmalardan bezmek bu kez. Ben dervişi buyur etsem, derviş sesi ve sözü...
Hareket mekanizmam mı duruluyor? Tembelleşmeye yüz tutmuş ellerime ve ayaklarıma bunca söz geçirme isteğim neden? Kapalı kapılar ardında duyulan şûh bir kahkaha ile bölünür rüyam. Rüyama sızan derviş sessizliğini boğacak kadar küstah bu kahkahayı, şimdi hangi taşa çalmalı? Çok geçmeden bir hıçkırık. Az önceki şûh kahkahanın sahibinden hem de. Tezatlar boğar mı birbirini? Tezatlar birleşip boğacakmış gibi kendisini, hıçkırıyor kadın. Deli kadın... Tepeden tırnağa delirirmişçesine hıçkırıyor. Bir hıçkırıkla anlatmak ister gibi acılarını.
Elime aldığım eski bir kitabın buruşuk sayfaları arasından kurtarmaya çalışıyorum kırık dökük birkaç dizeyi. Eski ve köhne bir evin hanımefendisinin, yıllara direnen çeyiz sandığından çıkardığı, naftalin kokulu sararmış kumaşlarını gözyaşlarıyla okşadığı gibi okşuyorum onları. Dakikalar birbirini kovalarken, ben eski kitabın sararmış ve buruşuk sayfalarını dillendirme çabasındayım. Eskileri gün yüzüne çıkarma çabası. Sekerek geçiyorum dizeler arasından. Buruşuk kitapta üstüste binmiş harfler, önümde bir atlı gibi koşturuyor. Zamanı yırtıp gelmiş olmanın mağrur duruşu üzerlerine kapaklanmış.
Zil çalıyor. Adeta evi dövermişçesine çalıyor, üst üste ve bağırarak. Kapım önünde duran bu telaşlı insanı bana merak ettirmek istiyor besbelli. Kapıyı açınca telaşlı insan adını verdiğim kapı önü misafirimin bir postacı olduğunu farkediyorum. Elinde taşıdığı zarftan bir mektup çıkmasını ister gibi yalvarır gözlerle yüzüne baktığımı anlamıyor neyse ki. Faturaları uzatıp kaybolur apartman boşluğunda. Ne vakit almıştım bir mektup? ,diye düşünüyorum. Bir zarfı, içinden çıkacak mektubun sevinci ve merakıyla açmayalı ne çok zaman geçti. En iyisi elektronik postaları kontrol etmek. Bu daha kolay ve daha zahmetsiz gelir insana. Zahmetin ardındaki rahmet kaybolup gidiyormuş, kime ne!
Pencere önü güvercinlerinin perdeli ayakları camı tıktık'lıyor. Her gün aynı vakitlerde rızıklarını aramaya gelen bu zeki canlıları seviyorum. Islatıp hazır ettiğim ekmekleri pencere önüne dizerken bir telaşla korkup kaçan onlar değilmişçesine, perdeyi çeker çekmez eski yerlerini alıyor ve karınlarını doyuruyorlar. Çıkardıkları ses bir şükür nidası olup penceremin kenarından evime doluyor. Bu alışkanlığı babamdan kazandığımı hatırlıyorum. Bayat ekmeklerle güvercinleri sevindirme alışkanlığı, onun günlük rutini olarak hafsalamda yerini aldığından beri bu böyledir.
Tuhaf! Ben sessizliğe gömülmek istedikçe, ses gelip buluyor beni olduğum yerde.Yakalıyor adi bir suçlu gibi, köşeye sıkıştırıyor. Ben ondan kurtulmak için omzumu silkerken, o oralı bile değil. Ya da aslında farkında ve bu farkındalıkla daha da bir yapışıyor yakama. Pes etmemi istiyor, çünkü biliyor ki sessizlikte ortaya çıkar huzurun sesidir ve insanın kendine gelememesi için, koca sesli dünyada sesler arasında kaybolmalıdır huzur. Tüm bu yılışık tavrıyla, kendime gelmişliğime sızmasına izin vermek istemeyerek sıkı sıkı kapatıyorum kapıları, pencereleri. Ve kanepedeki yerimi alıyorum.
Eski ve buruşuk sayfaların arasına tekrar dalmak isterken, bu kez telefonun tiz sesi inliyor evin içinde. Sesler yakamı bırakmayacak, ne fayda! Ahh şu telsiz nerelere kaybolur? Minder arkaları en ideal yerdir hep. Eğri büğrü minderimin arkasından çıkarıyorum onu. Açar açmaz dünyadaki en arındırıcı, en rahatlatıcı şey olduğunu artık içimin kanıksadığı o ses; annem. Hala acıkmadın mı sen, diye soruyor. Açlık, aklıma en son gelen şey olmalı bugün. Suya gidip susuz dönen dervişin yanında açlığımı anımsamam çok cürretkârca olmaz mıydı? diye sormak istiyorum anneme. Neden sonra, sesindeki buğu şefkate dönüşüyor; "hadi gel de birşeyler ye!" anne merhametindeki eşsizliği düşündükçe, o geniş kanatlamayı, o serinletici gölgeliği düşündükçe, Tanrı'nın sonsuz, uçsuz ve bucaksız merhametinin büyüklüğü karşısında dumura uğruyor insanın aczi.
Eski ve buruşuk kitabı, sehpanın üstüne bırakıp, az önce postacıya açtığım kapının eşiğinden geçirerek bedenimi, sokağın telaşının içine bir gölge gibi düşüveriyorum.
Esra Demirci
* Zupermen kişisi, Esra Demirci'ye "Gergef" isimli yazısını göndererek yapmış olduğu incelikten ötürü çok çok teşekkürler eder.
|