Düşünüyorum da şu soğuklar geldi geleli, biz insanoğlu da aslında yazları beslenerek, kışları da kış uykusunda vakit geçirerek yaşamalıyız. Hiç olmazsa soğuk, tipi, kar, hastalık, virüsler vb. kavramları hayatımıza sokmamış oluruz. Bence mantıklı! Mart aylarında çıkalım ortaya, Ekim ortalarında çekilelim köşelerimize.. İyi fikir, haydi hep birlikte..
* Efendim derim ki; yüce meclisimiz pazar günü çalışma işini resmen yasaklasın. hatta cumartesi günleri de çalışma olayını tamamen kaldırsın. Bahsi geçen bu iki gün boyunca insanlar kös kös yatsınlar, dinlensinler, denize girsinler, biiç volley yapsınlar, hamakta uyusunlar filan. Tabi bu mevzuları yaz etkinlikleri olarak sınırlandırsın yüce meclisimiz ve bunların yapılması için gerekli öz kaynağı sağlasınlar. Yapsınlar efenim, işler ne. Halk olarak ben bunu yüce meclisten istiyorum!
* Efendim derim ki; ulan ey Türk insanlığı! Her akşam bu kadar çok havai fişek patlatmak için ne yapıyorsun? Hem o kadar havai fişek patladığında başın göğe mi eriyor? O kadar hava fişek havada patlamayıp, Tokat'ta olduğu için küçücük bebelerin karnında mı patlasın? Hadi patlatıyorsun niye bunu her akşam yaparsın? Nasıl bir eğlence anlayışıdır bu? Basıl bir dingilliktir, laleliktir arkadaşım? Etme, eyle bırak bu işleri.. Akşam canın mı sıkıldı, al abicim eline bi kitap oku. Nuh Tufan'ı tanı, İbrahim Kurban'ı keşfet. Böyle de olmaz ki arkadaş, her akşam her akşam...
* Efendim derim ki; eskiden de derdim okumaktan zarar gelmez insana deyü. Hala da diyorum. Ve Murat Menteş diyorum hala. Dublörün Dilemması'nı bitirdin mi? O zaman alıyorsun hemen eline "Aynalı Barikatları" ya da "Kaosa Mütevazi Bir Katkı"yı okuyosun arkadaşım.. Kelime denilen nimetle nasıl oynanılırmış öğreniyorsun.
* Efendim derim ki; bu sene şampiyon nah olursunuz, ölmeden mezara koydunuz bizi, defol git yıldırım ve sinan, biz böyle de mutluyuz.
* Efendim derim ki; Bir gençlik insiyatifi olan www.yenilgi.com faaliyetlerine ve yazılarına kaldığı yerden devam ediyor. Bakınız efendim, okuyunuz, takip ediniz. Bu gençliğin insiyatifi on numaradır, benden söylemesi.
* Efendim derim ki; Filbahar'da aldı başını gitti, kimse durduramaz artık. Sevgili Bilal Can bu işi hem iyi yapıyor, hem de paylaşmasını biliyor. İnanmazsanız bakınız, www.filbahar.com
* Efendim derim ki; blogcu.com'u hala sevmiyorum ve hala www.muhalifkarga.com'a taşınamadım.
* Ve derim ki; bir alttaki yazıyla ilgilenip iyi niyetlerini ileten herkese selam eder, teşekkürlerimi iletirim. Tabi ikona'nın F5'i bozulmuş onu da hoş görelim.
Bazen, uzun yıllar oturduğun evden göç etmek zorunda kalırsın da ayrılmadan önceki son gecede bir hüzün sarar benliğini... Sonrasında da tüm eşyalarını toplamış, son kez kapıdan içeri bir göz atarsın donuk gözlerle, içinden geçen "vay be ne günlerdi" sözleri eşliğinde... Evet, insanı etkileyen bir psikoloji bu! Hayat kimi zaman insana, insan istemese bile bazı şeyleri zorla yaptırmakla görevli sanki... Kopmak istemiyorsun ama zorla kopuyorsun, kapıyı kapatıp çıkmak istemiyorsun ama başka çaren yok... Oysa artık, *bir ülkeden bir iç ülkeye göç etme zamanını yaşamalıyız.
Biraz daha iyiyim. Sırtüstü yattığın yerden, iki kanatlı
pencerenin müsaade ettiğin ölçüde gökyüzünü görebiliyorum. Dışarısı denilen o
korkunç ve muazzam imgeyle tek bağım gökyüzü. Kuşlar çok nadir geçiyorlar ve görüş
açım fazla olmadığı için hemen kaybediyorum onları. Bulutlar ise ayrı bir alem.
Havanın parçalı bulutlu olduğu günler, onlarda şekiller, hayvan ve insan
figürleri çıkarmaya çalışıyorum. Bu arada şansım yaver gider de birkaç tanıdık
sima çıkarabilirsem ne mutlu bana.
Bir delinin dudaklarından ödünç aldığım anlamsız bir tebessümle başladı
her şey aslında. Önce apartmanda rastladığı yaşlı bir kadına göründüm.
Ondan geriye duvarları yalayıp yüzüme çarpan çığlıklardan başkası
kalmadı. Ölümün soğuk yüzünü al ve defol, diye bağırışı kulağımı
tırmaladı. Sonra camları silmekte olan kapıcının bakışındaki soğuklukta
donakaldım. Pis bozguncu olmuştum birden. Adam her zaman verdiğim
selamda bu kez bir hinlik arayıp durdu. Dudaklarıma oturttuğum
tebessüme bir de kendimden gülümseyiş ekledim yanaklarımı şişirerek.
Ama olmuyordu. Beni her görenin içinden bir şeyler alıp gidiyormuşum
gibi geldi bana. Bu durum öylesine ağırlaştı ki sonunda taşımaya güç
yetiremediğim tebessümü götürüp sahibine iade ettim. Özür dilerim
bayım, dedim, sen bu dünyanın adamı değilsin.
Çok yoruldum, çıldırma saatini bir süreliğine tehir edebilir miyim?
Bugünlerde sessiz kaldığım filan yok aslında.. Yaptığıma sadece "izlemek" deniyor... Gündemi izliyorum, hayatı izliyorum, insanları izliyorum, dergideki işlerimi izliyorum, ekstra işlerimi izliyorum, kedileri izliyorum, kuşları sonra, ağaçların yeşermesini...
Hayır sessiz değilim, sadece takip ediyorum her şeyi! Zamanı geldiğinde değişen/değiştirilen her şeye gereken cevabı, gereken ödülü ve gereken cevabı vereceğimi bilerek izliyorum....
Bize okulda cumhuriyetin halkın kendi kendini yönetmesi olduğu öğretilmişti. Cumhuriyet ilan edilmişti, kaderimiz padişahın iki dudağı arasında değildi.
Şimdi anlıyoruz ki; Padişah gemiye binip kaçtı diyenler bize yalan söylemişler. Padişah hiç bir yere gitmemiş sadece İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış. Canı çekiyor, DTP’yi kapatıyor. Canı sıkılıyor AKP’yi kapatıyor. Hukuk iki dudağının arasında, hepimiz de ancak onun sadık kulları olduğumuz sürece makbulüz.
Yani cumhuriyetimiz hiç bu kadar tehlike altında olmamıştı. Yurttan kovaladığımızı sandığımız padişah Ankara’da ortaya çıktı.
Şimdi zencilerin çoğunlukta olduğu bu sözde muz cumhuriyetinin beyaz padişahlarına karşı Borsayı düşünen hamlelerini Cuma günü yapan ama bizim sinirlerimizi düşünmeyenlere karşı
Tek Parti Olsun, Temiz Olsun, Düzgün bir demokrasimiz olamadı bari adam gibi bir totalitarizmimiz olsun DTP, AKP tamam, kaldı 48 parti!
demek için; 15 Mart Cumartesi 13.30’da Galatasaray Lisesi Önündeyiz...
Meryem Amash. 120 yaşında. Büyük ülkemizin Kudüs şehrinde dünyaya gelmiş ve orada yaşıyor. Elindeki belgede doğduğu yer "Osmanlı" olarak yazılı. Eski zamanlardan kalma bir kadın. Çok eski zamanlardan... İsrail'in olmadığı, ablukanın, ambargonun, tecrit duvarlarının, kontrol noktalarının, eli silahlı yerleşimcilerin olmadığı güzel günlerden kalma... Tek başına. Bir tarihin dipsiz karanlığından çıkıp gelmiş gibi gülümsüyor.
Darmadağınık ve umutsuz dünyamızda bir başına kalakalmış. Kavruk ve derin çizgilerle dolu yüzü, derinlikli bir roman gibi duruyor.
Bazıları gökyüzünden yıldız satın alıyormuş. Bir internet sitesi aracılığıyla gökyüzünden diledikleri yıldızı alıp, diledikleri isimleri veriyorlarmış. Milyonlarcasını böyle satmışlar. Zenginlerin, şarkıcıların, mankenlerin gökyüzünde yıldızları var. Şimdi göğe bakma durağına gittiğimizde ne yapabileceğimizi bilmiyorum. Ah sevgilim! Şimdi gökyüzüne bakmak, başkalarının evini gözetlemek kadar tedirgin edici. Gidelim başka bir gökyüzü bulalım, başka bir Ay bulalım kendimize. Bu doymazlar, bu arsızlar gökyüzümüzü çalmışlar!
Luis Bunuel'in, "Burjuvazinin Gizli Çekiciliği" filmini hatırladınız mı? Ordu, polis, burjuvazi, kilise, diplomasi ve devlet kurumsallığında daha başka ne varsa elden geçirdiği filmden söz ediyorum. Kahramanlar film boyunca ıssız ve asfalt bir yolda, sessizce, birbirleriyle bile tek kelime etmeden yürürler. Mesela adamlardan biri, ölmek üzereyken bile sofrada duran etin peşindedir.
Kendisi kadınlara sarkarken, uyuşturucu peşinde koşarken, bir sürü ahlaksızlığın arkasında dolanırken, ülkesiyle ilgili söylenen sözlere son derece hamasi milliyetçi söylemlerle, ahlakçılıkla yanıt verir. Karakterlerin tümü aslında kendi yaşam rahatlıklarının dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyecek kadar bencil ve umursamaz tipler. Modern hayat da böylesine tiplerin iktidar alanlarında geçiyor. Bunuel'in filmi, tüketim ahlakına, sınıfsal çarpıklığın anlamsız yüzüne, kutsallığın dönüşümüne, iktidarın şımarık vurdumduymazlığına esaslı göndermelerle dolu.
Asansörde karşılaştığımız insanların gözlerine bakmaktan özellikle kaçınıyoruz. Günlük hayatta da öyle... [tarık tufan / 24 şubat '08]