Krizalit Kristalin

Pazar, Temmuz 19 - Bazen...

Kategori: Deneme

Yaşanılanları insanın boğazında kördüğüm eden günlerden biriydi. Başını ve sonunu hatırlayamadığım çocukluğum, direnme gücünü çoktan yitirmiş olan gençliğimle el ele tutuşmuş bir yolu ama kusarak ama coşarak yürümeye çalışıyordu. Bunca zaman taşıdığım kasvetin hesabını sormak istedim, etrafımda varla yok, doğru ya da yanlış ama gerçek ama değil her şeye.

Ahşap; hayatım gibi yalnızca güneşin ve ayın gölgesinde göze çarpan, ışığa hep gereksinim duyan bir ev. Sabun kokan bir sokağın ağızda bıraktığı ve asla peşinizi bırakmayan tadı, düşümü en güzel yerinde yormaya hazırlanıyordu. Hangi zaman aralığında o evi geçtim hangi sokağa kim için ve neden daldım bilmiyorum. Gözümü açtığımda yağmurun dudaklarımı yararak aşağıya süzülmesini izledim ve öylece durdum. Durmalıydım çünkü yer çoktan yedi kat dibi boylamıştı. Üstelik yağmurun da gökten yağdığı meçhuldü.

Doğruldum, yürümeye koyuldum ve gittim...

Sokağın başında durup, bütün ışıkları izledim ve yeniden yürümeye koyuldum; pencerelerdeki tüllerin rengini aklımda tutmaya çalışarak…
Ben yok olurken nebze nebze, bildiğim tek şey; hayat varsa eğer, içinde hayat bulmaktı. Bilmediğim ne varsa içimde, avucuma sığdırıp çocukluğumu, heba olan en güzel yıllarımı, sevinçten ya da hüzünden attığım tüm çığlıkları barındıran o sokaktan hiç yaşamamış bir ceset gibi geçtim.

Beni sokakların bütün yasaklarını delmeye mecbur bırakan kadın ne yapıyordu şimdi?

Uyuyor olmalıydı. Yaptığı tabloların içinde yaşaması ve ölmesine sebep olan ne varsa kucağına çekmiş, uyuyor olmalıydı. Homurtularını bana kulağımı koparmaya gelen bir baykuş fısıldadı.

Eminim sokağa çıkıp taşların altında ezmemişti ellerini, beni bulmak için ama kırık ama değil, bir kapıyı tıklatmamıştı da…
Bir sokağın mahremiyetine benimkini ekleyeli tam on sene oluyor anne. Gülüşüm, sen de dillenişim, hiç mi benzemiyor saçları örülü küçük kızların evcilik oyunlarına, ellerinde tuttuğun renkler nereye kayboldu da kalem bende itiyat oldu.

Kaldır başını seni dinlendirmeyip yoran o uykulardan.
Aramızdaki gizi arala ve daha fazlasını yapabileceksen eğer baykuşları sustur anne. Sokakların kokusunun ağızda bıraktığı tadı artık ezbere biliyorum...

Döve döve adam edildiğim bir sabahın ayazında, kapanıp ağladığım tezgahın üzerinde bana dokunur gibi duran o nebat kitabın içinde bir kelebek resmi, içinde binbir renk ve biri eksikti sanki.
Kitap, parmaklarımın dermansızlığından yerin yedi kat dibini boyladı. Renkler tamamlanıyordu ve ben gitmeliydim. On iki sene sonra bir sabah ayazında sana gelmeliydim. Kapıyı açtım, yıkılıp dökülmekten hali kalmamış yüzlerimiz gibi, koltukların süngerleri çıkmış, tüm tablolar yerde, camlar kırık, tencerede kocaman bir sevda yanığı…

Ayaklarım adım atmaya söz vermemiş gibi, odanın kapısında beni yalnız bırakacak gibiydiler. Yine de telaşımı çocukluğuma doğru itip araladım kapıyı.

Yaşanmışlık karşısında öylece kaldım. Yanaklarım kıpkırmızı oldu utandım, bencilliğime yandım.
Duvarda bir kelebek resmi, içinde binbir renk ve biri eksikti sanki…

Zuper (1) ® Zuperle! ® Bağlantı

Pazar, Kasım 23 - Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum

Kategori: Deneme
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Yollar senin olsun diyorum, ben kenardan yürürüm. Üstümüze yıkılıyor dediklerimiz ve biz dediklerimizin üzerine yıkılıyoruz. Yaralı bir hayvan gibi, arkamızda bir kan ırmağını sürükleyerek, yıkılıyoruz ettiğimiz her lafın üstüne. "Gece gündüz tenhalarda bekleyenim var demedin" diyorum bakarak gözlerine ve baktığım herşey üzerime yıkılıyor.

Bütün suçlar, bütün aşklar, bütün kaçaklar, bütün ihanetler, bütün kırıklıklar üstümüze boca ediliyor ansızın ve kör ve yaralı ve sadık ve kalbimizi avuçlarımıza alarak yıkılıyoruz.

Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde.

Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihal kalıyor geriye, ama 'hal'imizi 'ilim' yapamıyoruz.

Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. "Gördüklerini unut diyorsun" bana ve herşeye rağmen bir cümle düşüyor ağzımdan: "Zet öldü bebeğim, Zet öldü". Zet niye ölüyor bilmiyorum ve niye böyle bir diyalog geçiyor aramızda ve niye geçiyor bizim adamlar karşı orduya ve niye mızraklarına musaf bağlıyorlar, bilmiyorum. Hiçbirşey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler üzerime yıkılıyor. Suç üzerime yıkılıyor ve detaylarını bilmediğim, belki de hiç yeralmadığım şeylerden dolayı yargılanıyorum "suyun önünde". Su akıyor ve ben yargılanıyorum. Su akıyor ve biryerlerimiz kanıyor durmadan.

Su akıyor ve yeniliyoruz hep. Niye yeniliyoruz bilmiyorum. Niye yanımda yürüyen adam, sokağın köşesine geldiğimizde lüks bir 'mercedes'e biniyor, bilmiyorum. Bunları bana sorma oğlum, bunları bana sorma. Ben olmadım hiç, biz de olmadık. Tahta kılıçlılar ve cüzamlılar ordusuyduk yeldeğirmenlerinin önünde. Yeldeğirmenleri dönmeye devam ediyor ve kırıldı kılıçlarımız. Niye ordaydık ve niye savaştık, bilmiyorum. Git ve aramızda sıyrılıp yüksek masalara kurulanlara sor herşeyi. Onların bir cevabı vardır mutlak. Çünkü biz sorulardan, onlarsa cevaplardan yontuldu. Biz sorularımızla kaldık ortada, onlarsa cevapların nimetiyle palazlandı. Belki bütün hikaye bu, belki de hikaye mikaye yok ortalıkta.

Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Çocuklarımızı öldürüp önümüze atıyorlar. Avuçlarımızdaki kana benziyoruz ve giderek bir avuç kan oluyoruz kendi avuçlarımıza kilitlenen. Bizi kilitliyorlar oğlum.

Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar. Sana birşey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp birşey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yadellerin oluyoruz konuştukça. Yadeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir de 'Mecnun' yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. Bekliyorum. Sen bekleme ama!

Bizi kilitliyorlar oğlum. Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine.

İdris ÖZYOL
Zuper (1) ® Zuperle! ® Bağlantı

Pazartesi, Kasım 3 - Gülüşünüz Sabıkalıdır!

Kategori: Deneme
Sokakların bile ayartılabileceğini, kentinse cerahatleşebileceğini, çapul ve talanın ve ihanetin alkışlanabileceğini bilemeyecek kadar gençtik. Gençliğimiz avucumuzda mumdu; uysal ve titrek! Oysa her gece Buraklara binip uzaklara giden bizdik. Sesimiz yediveren gülleri, hanım elleri ninnilerimizdi. Bol acılı romanlardan geçerdi çocuklar; ne çok kovulmuş kapılardan ne çok arabesk. Sermayemiz gülümsemekti. Çekerdik üstümüze gecenin karanlığını. Telde kalırdı uçurtmamız, bilyelerimizse hep kayıp. Her gece bozguna çıkar, marş söylerdik. Dua küçük ellerimizin uzak ülkesiydi. Biz, o zaman ölen her yavru kunduzun geçkin bir kadına kürk olacağını bilmeyecek kadar temizdik. Gölgesine pençelerini takmış kentte adresimiz; hurma gölgesi, kullanılmamış çöldü. Korkularımızı son giden trenle göndermiştik. Bizden sorulurdu duvarlar ve sokaklarda habere volta büyütürdük. Yıkılan duvarlara yazı olurduk şehir kustukça bizi. Her sözümüz devrimdi, her bakışımız militan.

/ aç çıplak ve susuzdum. Anama söylemedim. Yorgun ve uykusuzdum, bunu da. Vurulup düşerdim bir devin kalkışı gibi…/

Kandan geçti yolumuz ve konduk bir ateşin kıyısına. Mecnunlarla okundu ve ezberlendi adımız. Ama biz korkulu kalabalıklardan kalbimize yol bularak gererdik yumruklarımızı hor görülen bir hayatı yaşamak için. İsyan önsözümüzdü. Düşler ve kement sürekli boynumuzu sorgulardı. Mahcuptuk bakarken tarihe, tarihse silikonlu pazılarını şişirerek; tebama söyleyin, asmasın şehzadeyi musa’nın asasına, derdi.

/ devasa bir masalın ortasında kelebeğim, ateşle sınanan. Sonrası eylüldür, eylülse hüzün… konuşamam. Vişne çürüğü bir akşamdı vuruldum. Ölüm ilanıyla girdim adresini yitirdiğim şehre; talan edilmiş panayırda herkes figüran, börtü böcek,  ıvır zıvır…/


Doğulu olmak yalnızlıktır. Bunu geç anladım. Talandı bu ters asılmış levhalar. Bozgun çığlığı, uzak acılar. Söz makas değiştirdi. Onur sözcük cehenneminde muğlak bir takı. Kumsala düşen cenin yeşermiyor, bakışımız yorgun. Kaybetmiş gökyüzünü her şey puslu ve özensiz. Dostluklar yanılsamadan ibaretmiş, bulmuyor adresini saf yürek göndermeler.

/ ben ki çırılçıplak bir yürek kesilmiş ellerimle umutsuzluğun gırtlağına sarılıp unutturduğunuz isimlerden geliyorum. Yüreğimi kınından çıkarıp size adıyorum. Ben ki sizin için okudum ezberledim içimi…/

Sımsıcak alın terimiz yarınlar kadar. Adımlarımız korkusuz. Başımız dik, onurluyuz. Duruşumuz bembeyaz. Ay şafağa yakın sönmeden, kuşlar uyanmadan, çiçekler açacak baharımıza. Anılarımıza kayıtsız kalacak kadar yorgunsak, terimizi soğutmayacak kadar süvariyiz. Ölüm dur ihtarına uymayacak kadar diridir; elveda karanlığa. Sımsıcak dualarla adıyoruz ruhumuzu rüzgâra. Selam ey özgür menekşesi dağlarımızın. Bir günlük tanrısını yiyen çocuklardan ammarlar çoğaltan yâr!

/ yüreğim habire toprağın damarlarını zorluyor. Saçlarıma kar yağsa da ben bu yürekle ısınırım./

* Ahmet USTA
Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Çarşamba, Temmuz 23 - El Yordamı

Kategori: Deneme
Zamanın dalkavukça attığı her çelmede yere kapaklanan, sahipsiz, yitik ve boşvermişliğiyle yaşama tutunan(!) soylu bir yadırgama bu. Evet evet. Başka hiçbir açıklaması olamaz. Şimdi küçücük beyinlerine sığdıramadıkları anlam kargaşalarıyla yürürken, her adım atışta biraz daha, biraz daha süründükleri yararsız lakırdılar uçurumunun kenarından hangi devingen ünlem kurtaracak onları?

Her gün kahırdan bir elbise kuşanarak, yaşmak yapmayı bilmeyen narin ellerimle, sindirilmesi güç bir zorbalığı mekanizması bozuk eylemler eşliğinde karşılamak. Gerçek sürgün bu değil midir? Amacına uygunluğun dinginliğine alışamamışlık sızdırıyorsunuz göz kapaklarınızdan. Yavaşça soluklanıp sıkça yorulasınız geliyor. Adım atacağınız yerde, günü birlik korkularınız karşılayacak yine sizi. Tedirgin duruşunuza uzaktan göz kırpan bir yarasa, devasa bir boşluğa atılır gibi, sonsuzun kucağında oturan bir son’lu olduğunuzu fısıldayacak size. Hiç aklınıza gelmeyecek değil mi, gündüzün güzelliğinden çalıp gecenin yüzüne nurlar saçan varlığın sahihliği… Oysa öylesine yüce ki!

Ben tedirgin bir tavra bürünen sizi, belki çok eski bir hikâyeyi tozlu sayfalardan sökercesine okurken rastladığım şeye benzeteceğim; çelişki! Ve her çelişkide yiten bir ilişki olduğunu benden duymuş olacaksınız. Eğilip kulağınıza fısıldayacağım daha çok şey olacak. Boyunduruk altına alınamayacak kadar toy yanları da vardır yaşamın. Ve bu ancak serkeşçe söylenen bir söze eş tutulabilir.

Koca bir cümlenin içine sıkıştırılan hareketsiz ve yersiz durgunluğu yaşamın, sırıtırcasına seyr-i alem ediyor içimde. Ben şimdi bir yere oturmak, oturup kalkmamak, kalkmadan kalarak bakmak istiyorum yaşama uzaktan. Belki böylelikle, sabrın sıkça örülmüş ilmekleri arasından süzülüp gerçek boyutuna erişebilirim yaşamın. Ve daha derinlere inmek istedikçe, korkulası yanların göreceli birer kavramdan öte geçememiş olduğunu göreceğim. Gördükçe dirilecek, dirildikçe dirimin yüceliği karşısında eğileceğim.

O vakit sizler, küçülen varlığınızla serencam ederken üç boyutlu bir ayna karşısında, ben boyutların ötesine geçebilmişlik nedir, artık bunu biliyor olacağım. Kafanızda oluşan soru işaretlerinin kancasına takılmadan yürümeye çalışsanız da, her şeyi bilenin, bilgece sözlerinizin ötesine geçen çağrısı dolduracak kulaklarımı. Şuh sesli kadınlar geçiyorken rüyalarınız üzerinden ve siz şehvetvâri horultuları doldururken uyku aralarınıza, uykusuzluğumla boykot ediyor olacağım sizleri. Ta ki; geçip de gidilemeyen, gidip de dönülemeyen yolun bir adım ötesinde göz göze geleceğimiz güne kadar. Sorgunun yüzlerinize yansıtacağı korkudan tanınacağınız o günde, korku dolu bakışlarınızın göz bebeklerinizden bir an önce kurtulmak isteyişine şahit olacağım. Korku kelimesinin anlamı bir çığ gibi üzerinize dökülürken, ben uzaktan bakarak bu duruma, belki şunu düşünüyor olacağım tutarsızca;

Dünya! Boyunduruk altına aldın mı insanı, nasıl da güzelleştiriyorsun el yordamıyla…


Esra Demirci

* Esra Demirci'nin bu denemesi daha önce bazı internet siteleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır.

Zuper (1) ® Zuperle! ® Bağlantı

Perşembe, Temmuz 3 - Şairler Ekmek Yiyor, Fırıncılar Şiir Okumuyor

Kategori: Deneme
I.
Ne vakit kar yağsa,  aklına Erzurum gelir.
1986’yı 1987’e bağlayan gece…

Elindeki fotoğraf makinesiyle kentin eski sokaklarında hiçbir zaman çekemeyeceğin bir filmin görüntülerini kurguladın. Yönetmenlik düşlerinin gizli jönleri de ölmemişti henüz. Yadigâr Ejder’i, o dev cüsseli çocuğu, bir parkta açlıktan kaybetmemiştik. Sonsuz özlemler büyütüyordun yarına. ‘Yoruluyordun bütün yaşları çocukluğa taşımaktan’[1] Işıltılı sözcükler yağıyordu  düşlerine.

En çok Dustın Hofmann'ı severdin. "Geceyarısı Kovboyu"ndaki Rizzo olmak isterdin. Ezik, silik, sorunlu, kıskanç, kompleksli, problemli, alıngan, aşırı duyarlıklı ve çok yalnız. O kişiyi çok severdin, kendine yakın hissederdin.[2]

Yarım kalan sarışın masallar anlatırdın. Yanılsamaydı her şey, Hollywood pırıl pırıl ve umursamazdı. Bilirdin, James Dean olamazdı kimse; Romy Schneider'den güzeli doğmayacaktı bir daha. Gözlerinde zulmün izi olmayan tek kadındı. Onun gözlerinden geçen eylüller biriktirirdin kehribar yalnızlığına. Ne çıkar?..  Anlam için zorunlu ve başarısız figürandın belki de. En güzel adlarıyla oynuyordun  yaşananı. Leylak ve Gül / Lili Marlen... Oysa bilirdin, 'kalbinden başka mülkü olmayanların / yoktur rüyadan başka paylaşacağı’[3]

Odalarımızı bir karaduygu fotoğrafına dönüştüren afişleri çaldığımız geceler... Aynı kitaplardan, aynı cümlelerin altını çizmeler, aynı suç ortağı şiirleri ezberlemeler gibi incelikler... Şimdi, çok eski günlerin çocuksu, buruk özlemleri, hayır, o özlemlerin yalnızca anısı artık.

‘Sebepsiz  hüzün hocam(ımız)dı / loş odalar mektebinde’[4] Galiba biraz da acemisiydik (!) güzel şeylerin. Külebi'nin kamyonları  kavun değil, hüzün taşırdı. Yaşamak, hüzün yüklü kamyonların, keskin dönemeçlerde eksilen düşlerimizle rüzgarda yol alması gibiydi.

Kısık ışıklı  odanda,  Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Öğrenciydik, yoksulduk.  Doğmadığımız yılların Doğu türküleri eşliğinde çıkışını bulamayan sular gibi sessizce kendi derinine sızan akışlara dönmüştük. Yeni yılın ilk sözünü söylemekten çekinmiştin. Oysa bilirdin, ‘Aynı sözleri her gün ilk kez söyleriz’[5]  Sonra, usulca bir kitabı aralayıp, bir yılın son günlerine dair şiirler okumuştun. O sıra, şiir okumak bile bir kuşun sesini öldürmekti bilmeden. Şiirlerimiz ve türkülerimiz  bizi başkalarından ayırırdı. Hüzünlü olan her şey vazgeçilmez bir yüzüydü yaşamın, mutluluktan fazla bir şey değildi.
 

II.
Ne vakit kar yağsa,  aklına    Ankara gelir.
1999’i  2000’e bağlayan gece…

‘Ne doğru bir hüzün ne sahici bir yalan’[6]dı   Ankara.
Sıkılmaya başlamıştın yaptığın işten. ‘Edebiyat karın doyuruyordu’; ancak özel bir kurumda Türkçe memurluğu yapmanın, yüzde bilmem kaçlık bir umudu pazarlamanın incitici bir yanı vardı. Hiçbir zaman iyi bir  fakülteyi kazanamayacak yoksul öğrencilerin velilerinden alınan taksitler, meslek lisesi çıkışlı öğrencilerdeki çaresizlik; yalnızca kâra dönüşme hedefine güdülenen  bilinçler, daha çok kazanma düşüncesinden başka hiçbir endişesi,

çatışması olmayan insanların sofranın kurdu olma telaşları, kıştan daha çok üşütüyordu seni. Tahtaya yazdığın dizenin imgesi değil, yüklemi para ediyordu. Artık şiir yazamıyordun.

13 yıl sonra, yine  kısık ışıklı, ancak daha büyük, daha zengin  odanda,  Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Okuyamadığın, okumaya fırsat bulamadığın kitapları, sanat-edebiyat dergilerini karıştırmış; müzik arşivini düzenlemiş, yaşadıklarımızı sorgulamıştık. Düzenimizi bozmaya o gece karar vermiştik.  Oysa bilirdik,  ‘Şairler ekmek yiyor, fırıncılar şiir okumuyor.’[1]du.

Herkesin geçmişi, cenneti oluyor bir süre sonra. Ne kadar hüzünle, pişmanlıkla dolu olursa olsun. Yaşanan her şeyi kendi elleriyle bir yalnızlığa yerleştiriyor insan.


III.
Ne vakit kar yağsa,  aklına  Samsun gelir.
2001’i 2002’ye bağlayan gece…

Yedi saat süren yolculukta iki kitap bitirmiştin. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak ve Tomris Uyar’ın Sesler, Yüzler, Sokaklar. Yeni bir kentte, yeni bir yaşama başlıyordun. Akşamın sekizinde Samsun’daydın. Kent kar altındaydı. Son yirmi yılın en çetin kışı, demişti yol arkadaşın. Karakışta  apansız bir yolculuğa çıkmıştın. Yılın son saatlerini, çarşı iznine çıkmış bir askerin sıkıntısıyla adını bilmediğin sokaklarda tüketiyordun. Sokaklar, renk ve ışık deniziydi. Adıyla, denize inen sokaklarıyla İstanbul’u anımsatan bir caddede,  her sonda, her başlangıçta ve her defasında ‘kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini’[2]  sorguluyordun. Bu kentte kaç yıl yaşayacak, bu kentten kaç yılda sıkılacaktın?  Gecenin akışan kalabalığında yabancı bakışlara bir şeyler söylemeyen bulanık anılarla yarılanan ömrün konaklama yerindeydin. Gençliğin, uçurumlara tutunmuş ağaçlar gibi geçiyordu uzaklardan. Bütün bildiklerin bulanık bir ezberdi.

Niçin çok mutlu değildin? Amacın, yeni bir kente gelmek, yeniden  edebiyat memuru olmak değil miydi? Bilemiyordun. Kırık inceliklerin şairinden birkaç cümle, yazılmamış günlüğünün ilk sayfasındaydı: ‘Niçin aşkların bitiminde, ilk haftalarında tatillerin boş sınıflarda, niçin çıkması artık uygun görülmüş yazı ve kitapların basılı şekilleriyle ilk karşılaşmalarda, niçin inandığımız şeyleri başkalarından da duyunca bir boşluk, bir yıkıntı, bir hiçlik, bir boşunalık, sarar bizi?  Niçin başkalarından bize övgülerde, yergilerde, bizden başkalarına kendimizi örtüsüz dile getirişlerde büyük suçlar işlemişiz gibi bir al basar yüzümüzü? Niçin?’[3]

Kar mavisiyle  tutuşan bir  cümbüş sesiydi  Samsun.  ‘Hani söz vermiştin bana içmeyecektin…’  Sese doğru yürüdün. Köşe başında, küçük bir tabureye oturmuş, önündeki karton kutuda birkaç kaset, cd bulunan ‘garip bir adam’ cümbüş çalıp şarkı söylüyordu. Işıklar, gecenin karanlık yüzünde bir yıldız yağmuru gibiydi. Caddeyi sahneye çeviren ‘garip bir adam’  şarkı söylüyordu. ‘Dokunan bir şey vardı ama neydi / Şarkı mıydı, sesi miydi, adamın kendisi miydi’[4] Anlamak zordu. Adının Hasan Yarar olduğunu kaset kapaklarından öğrendiğin ‘garip adam’, bu kentte tanıştığın ilk kişiydi. Yaşadığı kente anlam katan  insanlardan biriydi.   Gelip geçenler, o uzak gölgeler,  bunun ayrımında değildi sanki.

Dört yıldır Samsun’dayın ve Hasan Yarar’la iki kez konuşabildin. Ancak, onunla her akşam Mecidiye’de ya da Çiftlik’te karşılaştın. Kent, onun gibi insanlarla daha bir anlamlıydı. Kaset kapağındaki ‘Samsunlu Cümbüş Üstadı Hasan Yarar / Demo / Sebo Müzik Unkapanı’ yazısı ve uzak bir boşluğa bakan bakışlarıyla hüzünlü bir fotoğraftan taşan bir öyküydü varlığı. Ürkek bir umutla keşfedilmeyi bekleyen, kentin ortasında her gece yankılanan, kendi düşlerine tutsak  bir sesti. Gündüzleri ortalıkta görünmez; acısını, ağrısını, yarasını saklamak için yedeğinde akşamın ormanını gezdirirdi.. Çünkü, kimse kimseyi acısız, ağrısız sevmezdi. Kimse kimsenin yarasını görmeden dost olamazdı. Algıların coğrafyasına mutsuzluk pahasına katılan şeylerden, çağın kuşattığı değerlerden arınma çabası adına gelip geçenlerin attığı bozuk paralara, yani  en çok dilenci muamelesi görmeye, zorlanmış inceliklere kırgındı.

Samsun’dan ayrılırsan  Samsun Hatırası olarak en çok Hasan Yarar’ı dinleyeceksin belki de.

[1] Şükrü Erbaş
[2] Cezmi Ersöz
[3] Akif Kurtuluş
[4] Asaf Hâlet Çelebi
[5] Şükrü Erbaş
[6] Oktay Taftalı
[7] H. Avni Dede
[8] Murathan Mungan
[9] Behçet Necatigil
[10] Gülten Akın

Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir / Sıddık Akbayır
Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Salı, Ocak 1 - Bit Taraması, Silahlarla

Kategori: Deneme
“Bitişik yazılsana feride”.
Orada parçalanmadan

Gök sıkıştı. Günün dili ne kadar uzun.. Üç yağmur kızağı, bir sakat Dünya.. Kemik eritiyor feride dilinin altında.. Yılanlar çörekleniyor kutsal sanılan fırınlarda.. Bak şimdi nasıl bozulur bu kafiye. Yayları yola çıkmış Karga sesi tıkınan şeytanlarca.. Gök dışlandı. Sıkıntıdan nasıl patladı saklanan bomba. Çocukların saçları deşildi ve döküldü Kurşun çıktı başından Ve ölüce gönderildi Bit taramasıydı okulda masumca (!) bildirildi. Feride bu konuyu çalış.. Parmaklarını erken kaldır kan uykusundan. Saçların erken büyüdü Ve erken uzattı ellerini ölüme.. Şimdi bu küçüklüğü tartışıyoruz. Ve dönüp dolaşıp sana değiyor sınıfın en haylaz silahı.. Günlüğün okundu birgünlüğün. Önlüğün katlandı koyuldu cennetin gar dolabına .. Feride bak şimdi kaçacağız.. Hızlı koşacaksın. Al bu kuşları ayağına geçir.. Savaş postallarından iyidir. Üşüyünce söylersin. Gözleri ateş püsküren şeytan tiyatrosuna Sahte bir alkış bırakır Sahi bir alev alırız.. Feride bak şimdi kaçacağız.. Hızlı koşacaksın.. Mızmızlık et Son yaramazlığımıza bakacağız. Feride bak şimdi kaçacağız.. Patron çalıkafa! bitmiş rüyaları toplayıp karşılığında margarin alacak. Müşteri gibi girecek zaten o bu savaşa.. Anlayacağız..

Esra Elönü
İyi Durum Yazıları

Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Cuma, Aralık 14 - Aşk!..

Kategori: Deneme

Dünyadaki en derin, en girift, en karmaşık, en … kelime aşktır. Gerçek anlamı bilinebilir mi bilmiyorum. Ama bilse bilse az da olsa sevda ateşini gönlünde tutuşturanlar bilebilir. Gerçek anlamı onlarca da meçhuldür. Onların bildiği sadece filin kuyruğu, ayağı ya da  kulağıdır. Çünkü onlar aşkın sadece küçük bir cüz’ünü tanımış ya da tatmışlardır.

Bakın divan edebiyatımıza. Neredeyse tamamen aşk üzerine kurulmuştur. Aşk üzerine, maşuk üzerine söylenebilecek ne kadar söz varsa söylenmiştir. Aşkın en güzel tasvirleri yapılmıştır. Maşuk bir küçük hareketiyle rakipleri mum etrafındaki kelebekler gibi çılgına çevirmiştir. Küçük bir yan bakış aşıkların yüreğine yüzlerce mızrak gibi saplanmıştır. Ama sonuç itibariyle yüzlerce yıl kendisinden bahsedilen ve o derece aşka layık olan maşuk her nedense kimse tarafından görülmemiştir, görülmeyecektir de. Çünkü bizim gözlerimize kapalıdır.

Bizler insanız. Aşık olan ya da olunan. Söyler misiniz kim kendini aşığına tüm benliğini unutturacak kadar aşka layık bulur? Var mı içinizde edebiyatçıların, bestekarların, ressamların bahsettiği şekilde aşık olunmaya layık birisi. Uğrunda her şeyin feda edilebilineceği birisi.
Başkalarını bilmem ama ben insanım, kusurluyum. Öyleki kusurlarım çok daha fazla. İhtiraslarım var hem de çok basit şeylere. Belki daha çok paraya, belki son model bir arabaya, belki makama, belki şöhrete… Nihayetinde  insan-ı kamil deyilim. Yani herkes gibi olgunlaşmaya ihtiyacım var.  Ne kadar bilgili  de olsam, bildiklerim bilmediklerimin yanında çok sığ kalır. Kısaca sığ insanlarız. O halde nasıl aşka layık oluruz. Aşık olduğumuz kişiler de bizim gibi değiller mi?

O zaman nerden çıkmış bu aşk?  Var olduğuna göre nedir aşk?
Aşk “Ahiretle aramdaki perdeler kalksa imanım zerre kadar artmaz.” diyebilen insanların hissettikleri ve yaşadıklarıdır aşk.  Uğrunda tacını tahtını terk edenlerin hissettikleridir aşk. Gözü sevdiğinden başka (kendisi de dahil) hiçbir şeyi görmeyecek derecede sevdiğinde fani olanların hissettikleridir aşk.

Biz kendini kandıranlarınki de gerçek aşka öykünmedir.


* Adem Dağlayan

Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Çarşamba, Kasım 7 - Kül ve Bakır.

Kategori: Deneme
Bütün gün doğuşlarında yitirilecek, bir daha hiç görülmeyecek bir sevgiliye, ama tüm gerçek aşklar gibi tek başına sevilmiş bir sevgiliye, bütün gün doğuşlarında bakıp da söylediğim bu! Denizin efsanevi savruluşlarından, bitmemiş ve hiç bitmeyecek bir başka tek başınalık sevgiden oluşan bu güzel kente, en çok da puslu, büyülü sobaharsabahları, güneş yavaş, sessiz yükselip denize vurduğu zamanlar söylediğim, tılsımlı bir armağan gibi yıllar yılı yüreğim de taşıyıp da büyüsünü yitirmediğim sözcükler bunlar: Kül ve bakır. Bu kentin öteki adı. Sonra denizin sesini, el oyması bir kayığınyavaşçasuyaindirilişini, çanları, bir demircinin ilk çekiç vurusunu,zayıfyüzlüçocukları, ezanları, martı çığlıklarını, oyalı bir başörtüsünü,bir de camilerin akşamüstü gölgelerini bırakıyorum bumasalla birlikte sana bırakıyorum. Belki bir gün, bir düş günü yeniden karsılaşırsak güzelliğin ve büyülü sözcüklerin için bir armağan olsun sana benden.

Kürşat Başar, Kış Ikindisinin Evinde

Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Cumartesi, Temmuz 7 - Tanrısını Arayan Genç Yaşamlar

Kategori: Deneme
Bizler ne kadar çabalarsak çabalayalım bizden sonrakiler üzerinde çok fazla bir şeyler yapamayacak hissi bende hakim olmaya başladı. Her halde keser döner sap döner gerçeği bize de geldi çattı. Gençlik ve hatta çocuk yaştaki insanlarımıza baktığımız da öncesinde tahmin edemediğimiz davranış biçimleri, giyim kuşam şekilleri, müzik zevkleri ile karşımıza beliriveren garip bir gençlik var. Bu gençliğin belden aşağısı tutmuyor. Video kliplerdeki şarkıcılar ve oynak mankenlerle birlikte son zamanlardaki dans yarışmalarından olsa gerek dinamik gençlik tahmin edemediğimiz – en azından benim- bir akışa doğru son hız gidiyor.

Aslında bizlerde gençliğimizde aynı davranışları sergiledik. Bizlere ekmek, aş ve eğitim veren insanların dediklerinin bir çoğunu zamanında yerine getirmedik. Nasıl ki şimdiki gençlerin hayalini bizler süslemiyorsak geçmişte de bizlerin hayallerini, her gün mecburiyetten yanında olduklarımız süslemedi. Bu insanların yaşam şekilleri bizi hiç ilgilendirmedi bile...bunun nedenini şimdi bile anlamış değilim; neden bizden öncekiler bize model olamadı ve sonrakilere bizler de model olamıyoruz...?

Bunun genç olmakla pek bir ilgisinin olduğunu düşünmüyorum. Dinamik olmanın, değişimin gençlik ateşi ile ilgisi var tabi. Ama gençliği kıskacına alan ve bizlerden farklı düşünmesine yol açan etkenleri ki bizim de içinde bulunduğumuz bir gerçeklikte aramamız gerekiyor...

Televizyonun tek kanal olduğu dönemlerde izlediğim bir Amerikan filmindeki sahne aslında insanlık olarak içine düştüğümüz ruh halinin en iyi anlatıcısı olduğu için burada aktarmak istiyorum.

Film bir Amerikan rockçının hayatını anlatıyordu. Filmin kahramanı Amerikanın en çok dinlenen şarkıcılarındandır. Yapmış olduğu şarkıları ve sesi ile bütün ülkeyi hatta dünyayı etkiler. Yüz binlerce insan konserlerinde toplanır. Şöhretin getirdiği sıkıntıdan uyuşturucu ve alkol bağımlısı olur vs...

Filmde sözünü edeceğim sahneye gelince; on binlerce insan sanatçının şarkılarını dinlemek için gelmiştir. Meydan da herkes onun ismini haykırmaktadır. Ama kahramanımız sahnenin gerisin de amiyane tabirle kafayı çeker yani demlenir. Menajeri konsere çıkmasını ister ve dışarıdaki insanların seslerini dinletir. Kahramanımızın ise umurunda bile değildir ve menajerine kitleleri göstererek derki; sen bu insanların beni dinlemeye ve görmeye geldiklerini mi zannediyorsun...bu yığınlar tanrıyı arıyor...

Aslında meselenin özü filmdeki gibi... İnsanlar inanmak ve özdeşleşmek istiyor... Objesinin ne olduğu o kadar da önemli değil. İnsanı varlığıyla aşağılayan ve kendisini aşağılayana ulaşamaması bunun için yeterli. Umutlarını kim ne şekilde süslüyorsa, hızla O olmak istiyor... ruhundaki boşluğu umut ettiği şeye taparak ve yolunda ölerek var olmak istiyor.

Aslında gençlerin kendilerine verilenle bu şekilde davrandıklarını düşünürsek gariplik denen şeyi ki kabul ediyorsak daha iyi anlayabiliriz.

Modern akıl içe kapanık insan tipini psikolojik bir rahatsızlık olarak görür. Yaşamın adının başarı konması ve dur durak bilmeyen çalışma temposu, boş vakitlerde kendi üzerine düşünememe, içinden çıkamayacağımız saçmalıklara düşeceğimiz korkusuyla boşluklarımızla yüzleşemememiz...vs. Bizden sonrakilere karşı sorumsuzluklara iterken, genç insanlarımızı günü birlik hay huylara kaptırmış görmekte bizleri şaşırtmamalı sanırım.

Bebeklikten itibaren başlayan sosyalleşme süreci ve sonrasında gelen bitmek bilmeyen ödevler ve bunlara isyan edebilecek bir aklın saçma görünmesi, ister istemez gençleri kuralların dışında olsunda nasıl olursa olsun gibi bir yönelime iterken ruhların tatminsizliği, bizlere inat bizler gibi olmayanlara karşı duyulan ilgiyle gençlerin hayali olup çıkıveriyor.

Zamanın da aynı refleksi bizlerde gösterdik. Saçlarımızdan, giydiğimiz elbiselerin rengine varıncaya kadar kuşatılan bir yaşamın içinden özgür olmak ve iğrenerek çıkmanın adı; uygulanan baskılara inat her şeyi yapmaktı.

Sana seni vermeyen bir zihniyetin gönüllü savaşçısı olmayı kim heyecanlı ve güzel bulabilir ki...?

Bizler gibi şimdiki genç kuşağın yaşamı da bu şekilde akarsa kızacak hakları olmayacak bizler gibi... biraz düşünürlerse onların da tanrıları etten, kemikten bağırsakları pislik dolu olanlardan olacak...

Okan Şahin
Zuper (yok) ® Zuperle! ® Bağlantı

Çarşamba, Hazirane 20 - Kapanmaz Yağmurun Açtığı Yaralar Çocuklarda*

Kategori: Deneme
Nevzat Onmuş'a

‘Klasik müzik başlar başlamaz kapatılan radyoların yanında büyüdük.’ şeyhim.


Türkülere düşkünlüğümüzün ‘Sebeb Ey’i biraz da budur.

Cibran’ı, girişindeki eski radyoyla, bir zamanlar o radyolardan yayılan ezgileri asri zamanlara taşıyan türkülerle tanıdık ve sevdik.

1980’li yıllardı şeyhim.
Lisedeydik.

İhtilaller, sabahın erken saatlerinde radyo binalarının ele geçirilmesiyle başlardı. İhtilallerin başarısı sanki büyük ölçüde radyo binalarının ele geçirilmesine bağlıydı. Bütün Türkiye için bir tek mikrofon vardı ve onu elinde tutan, memleketin kaderini elinde tuttuğunu hissediyordu.

Pazartesi sabahları evimizin önünden otobüsler dolusu üç numara tıraşlı yasak suretler geçerdi.

Radyo açıktı ve hüzündü ilk kelimesi her türkünün.

Yol boyunca anneler dizilirdi, saniyelik göz göze gelişler için.

‘Hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan’, gözleri yollara kilitli anneler...Kapılarda duran; haber, hüküm, mektup, infaz, salıverme, iki çift söz, umut, ay, yıl bekleyen anneler... Ağıtlarını kendi sesiyle söyleyen anneler…

Bir bağlamanın telleri kadar hiçbir şeyin insana geçmişi hatırlatamadığını yıllarla öğrendik.

Cumartesi Anneleri’ni de Cuma Anneleri’ni  de  sevmemizin ‘Sebeb Ey’i biraz da budur.

1980’li yıllardı şeyhim.
Lisedeydik.

“Büyüdük yün tokaçlayan kızlara âşık olduk-Büyüdük su lazım oldu anamızdan utandık- Sana soyunduk Serçeme-Büyüdük genç kızların gözleri de büyüdü- İsyan ile suskunluk öfke ve aşk büyüdü-Yaşlandı çocukların ve yağmurların hüznü-Gurbet büyüdü” Çetin yenilgilerden bize kalan yürekler türkülerle büyüdü.

Hava tam kararmadan elektriklerin açılmadığı, her şeyin loş ve gölgeli olduğu, eşyanın kuytuda kaldığı alaca saatlerdir.  Bölge radyosunda  Türküler Geçidi başlamıştır: ‘İçimde bir kız gezse Erzurum çarşı pazardım’

Tavandan sarkan çıplak ampul ışığının aydınlığında çok daha iyi gizlenebilen, gözlerden saklanabilen bütün sorunlar, derin mutsuzluklar, onmazlıklar, bütün içe kapanışlar, vazgeçişler, pişmanlıklar, yılların tortusunda birikmiş ya da törpülenmiş söylenmeyen birçok şey, aydınlıkta değil de, işte o kuytu saatlerde, o ışığı kıt odalarda  ortaya çıkıverip, kendilerini bir bir  türkülerle ele verirdi.

Bu loş ve gölgeli akşamlarda,  Türk Halk Müziği Dinleyici İstekleri, Türküler Geçidi, Beraber ve Solo Türküler, elimizden tutardı. Muzaffer Sarısözen, Turan Engin, Ali Ekber Çiçek, Atakan Çelik, Yıldıray Çınar, Aliye Akkılıç; Malatyalı Fahri Kayahan, Zaralı Halil Söyler, Elazığlı Enver Demirbağ, Dıyarbakırlı Celal Güzelses, Erzurumlu Mükerrem Kemertaş vazgeçemediğimiz seslerdi.

Erken büyümüş  çocukların,  bazı şeyleri herkesten önce görmesi,  ışıkla değil,  gölgeyle  ilgilidir. Her şeyin bir ışık ve gölge sorunu olduğunu, "aydınlanma anları" için  çıplak ışığa gerek olmadığını düşünmemizin ‘Sebeb Ey’i biraz da budur.

1980’li yıllardı şeyhim.
Lisedeydik.

Herkesin   kendi türküleriyle kendi iç yolculuklarına çıktığı, herkesin hesaplaşmalarını tuttuğu bir kuytu defterin sayfalarını geçmişten gelen eski bir rüzgârın usulca dalgalandırdığı o içedönük akşam saatlerinde büyümeye çalışıyorduk.

Erken gelmiş bir güzün akşamüzerinde,  oğlu tutuklanmış komşu evinin yarısı gölgede kalmış yüzlerinden Eylül’ler geçerdi. Herkesin içindeki sızıyı istemeden ele verdiği dalgın duruşlar türkülerde çoğalırdı.  Bir acı ömürle bilge annenin; koltuğun kenarından sonsuza bırakılmış gibi sarkan  elinde,  boynu bükük duruşunda, arkasındaki pencereden vuran ışıkta bambaşka bir  anlam kazanan yorgun yüzünün görünüşünde; babanın arkası getirilemeyen kopuk cümlelerinin havada asılı kalışında,  ablanın iç çekişinde hep türküler vardı. O sisten  herkesin hayatına yetecek kadar  derin gölgeler kalırdı. Gün perdelerde ağır ağır sönerdi. Koyulaşarak derinleşen ve bir zaman sonra eşyanın dokusuna karışarak görünmez olan izlerde, yalnızca ailenin mutsuz tarihi değil, belki var oluşun kederi gizlenirdi. Bir bilgi olarak değilse bile, bir sezgi, bir duygu, bir sızı olarak gizlenirdi.

Herkes bir lambayla sönerdi, çocukluğun evinde.

1980’li yıllardı şeyhim.
Lisedeydik.

Güzel olan ne varsa yasaktı. Duvarlar afişsizdi. ‘İnsanları fişleyenlerdi, duvarların afişlenmesini istemeyenler.’ Nazım Hikmet’i, inadına  o yıllarda sevmiştik.

‘Bir resmini kestim dergiden; cüzdanımda taşıyorum sürekli. Yasaksın bize. Tehlikesin. Şiirlerini, kitaplarının kapaklarını gazete kağıtlarıyla kaplayarak sokağa çıkartabiliyoruz. Saklıyoruz seni. O deliler gibi sevdiğin insanından, havadan, topraktan, aç yüreklerden saklıyoruz seni. Hep ağlıyorum nazım amca. Seni düşünüyorum. Hep seni düşünüyorum. Döndüğünü düşünüyorum. Bir kaptan seni çınarlı, kubbeli mavi limana çıkartıyor, koltuğunun altında onurlu hayatının seyir defteri. Müthiş ağlıyorum. (…) Benim de kanıyor mendilim.  (…)

- Deniz'i astılar mı diye soruyorsun kuşkulu.
- Deniz hiç asılır mı?
Nerde görülmüş mavinin idam edildiği’

O yıllarda, ‘Biz ilk susmayı öğrendik. Türküleri içimizden söyledik ilk. İçimizden karşı çıktık inanmadıklarımıza. Ölümcül bir sessizliği örtündük her gün.  Sözcükleri diri diri yüreğimize gömdük.’

O sisten hayatımıza yetecek kadar kalan derin gölgeleri Cibran’da bulduk.

Duvarları afişlerle kaplı bir kentti Cibran.

Afiş, duvarın konuşan, yaşayan dilidir. İnsanın özgür soluğudur. Afiş, kalıcı değildir. Günlüktür, haftalıktır. Ve her yeni gün ‘yeni bir şeyler’ söylemek gerekir insanlara. Bir resim alacak paramızın olmadığı zamanlar, odamızın duvarlarını afişlerle bezerdik. Renksiz duvarlar hüzün verir. Ve boşluk duygusu. ‘Hiçbir sözcükten yasak sözcüğü kadar tiksinmiyorum. Duvarlardaki: “Buraya afiş yapıştırmak yasaktır” sözcüklerinden özellikle. Hayır, afiş yapıştırmak serbest olmalı. Her yere afiş yapıştırılmalı. (…) Çocuklar (hiç ziyanı yok) bu afişleri yırtsınlar. Afişlerin altından afişlerin parçaları görünsün. Öylesine bir doku oluştursun ki, bunlar, yolu düşen bir yabancı, burada yaşamı kucaklayan, çevresini gören, yaşayan insanlar var, desin.’

İnsan, bir nehrin dalgınlığıyla süzer Cibran’ın duvarlarındaki barışı.

Necip Fazıl’la Nazım Hikmet; Sezai Karakoç’la Can Yücel; Nuri Pakdil’le Haydar Ergülen; Ali Şeraiti ile Halil Cibran yan yanadır duvarlarda. Ve ne çok sözleri vardır birbirlerine söyleyecek. Murat Dölek’in ahşap çalışmalarında Malatya’nın delileri, Ara Güler’in çektiği yüzlere “Acaba hangimiz?” der gibi bakar.  

Cibran’da –Rahatsızlar Evi’nde-, Nevzat Hoca; bulanık sudan duru damlayı damıtan bir masumiyet, siyah buluttan mavi ışığı çözen Fatsalı bir gülüştür. Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü’nde, Cem Karaca’nın Parka’sında çoğalan suskunluğu,  güney’e uzanan bir  İnce Cumali’dir  Palu’da askerken ayın birini en çok da Öküz dergisine kavuşmak için seven uzak bir Nuri Bilge Ceylan fotoğrafıdır afişlerin içinde.

Bir ucu yanmış türküler, inciteceği dalı iyi bilen bir rüzgâr gibi Artvinli İsmail’in bağlamasından dökülür. ‘Gülümsemelerin ısıttığı o sığınak dostluklar.’ nargilelerde  insan bir  duman hevesindedir dünyada der gibi gezinir.

1980’li yıllardan 2000’li yıllara taşındık şeyhim. Derin gölgeler içinde büyüdük. Hâlâ, aynı türküleri dinleyip aynı afişlere bakıyoruz Cibranlı bir Samsun akşamında.

Şimdi, ‘eklendiğimiz divanda dibace eksik, ölüm solgun-artık o çürümüş seherde gülü gülle açıklayamayız şeyhim’

‘Acıydı vefanın peşinatı, taksiti kırgınlık, ödedik bitti’

Yeni bin yılın takvimlerine faldaki sıkıntı gibi kaldık.

Artık; zaman; dengeli, aklı başında, dikkati işinde insan istiyor şeyhim! Dalgınlığı, gönül garipliğini, seziş şaşkınlığını, rahatsızlığı affetmiyor! Edebiyatı-sanatı  kavrayışın sonsuzunda kesişip çaprazlaşan soyut çizgileri dikkate bile almıyor. Hem bunlar ne demek ki? Bu edebi saçmalar (!) olmadan da yaşıyor herkes. Sen açmazlarında çırpın dur, dert mi sanki?

‘Meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı.-hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam’

Anladık şeyhim.

Neyi yitirmişse en güzel onun türküsünü söylermiş insan’

Aldırma şeyhim, ‘her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası’ Sonra, kim bulmuş ki  kendinin ormanında kendi izini?

Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir - 3

Zuper (2) ® Zuperle! ® Bağlantı

¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯
-®- Sonraki Zuper
TemizEkran

Blogcu ile yapıldı, zupermen de üzerinde çalıştı!

kısagün-lük! (2bin 5/6/7)


Ben hiçkimseyim, sen kimsin!

Her hakkı saklıdır ©

Kişisel Mevzu

Zupermen
Msn & İletişim
g-Talk
Kısaca Dün

Kategoriler

Şiir (43)
Kişisel (35)
Video (31)
Güncel (24)
Deneme/ler (17)
Yaşam (16)
Futbol (6)
Siyasi (5)
Kısa Film (3)
Müzik (2)
Teknoloji Filan (2)

Zuperlenenler

Bildirgeç
Türkçe Sevdalıları
hafif.org
Birikinti
Altı-Üstü Tasarım
Şairler Birliği
Türk Blog Yazarları
Alemin Renkleri
Afişist / Araf

Etiket Bulutu

ölüm şiir aşk beşiktaş ben blog ferhat kalender gölge google bize logo yapsana google türkiye google istanbul kadın karınca logo müzik maç sevgili shake it up şekerim su türkiye uyku video vimeo yüksek sadakat yürek yaşam yalnızlar zahmin


"Rahatta Duramayan Dergi"



"Ne çok yorulduk büyümekten soluklanalım biraz!"

Ekstra Torpil

Sansasyonella

Özel Kadro

!kona!
Michougué
inikâs
O Bir Metebilge

Salkım-Söğüt

Derin
Gecenin Günlüğü
I-cha
Sojourney
Pervaneler
Sokak Lambası
Nar Nar

Şapkadan Çıkanlar

Alemin Renkleri
Tuğba Akbey İnan
Dream-Sact
Don Kişot
Jazette
Jurnal
Okyanustaki Rüzgar

Kişisel Torpil

Kaldırımlar
Live 4 it!
Ulya-ca
Mavi Genç
Ayak Topu
Türkçe RSS ve Blog Destek

Yolcu Dergisi

"Geçmişten Günümüze"

Mart '08
Şubat '08
Ocak '08
Aralık '07
Kasım '07
Ekim '07
Eylül '07
Ağustos '07
Temmuz '07
Haziran '07
Mayıs '07
Nisan '07
Mart '07
Şubat '07
Ocak '07
Aralık '06
Kasım '06
Ekim '06
Eylül '06
Ağustos '06
Temmuz '06
Haziran '06
Mayıs '06
Nisan '06
Mart '06
Şubat '06
Ocak '06
Aralık '05
Kasım '05
Ekim '05
Eylül '05
Ağustos '05
Temmuz '05
Haziran '05
Mayıs '05
Nisan '05

¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯
Visit Turk Blog Yazarlari

¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

Personal Blogs -  Blog Catalog Blog Directory

Personal Blogs - Blog Top Sites

Blogbul.com

Blogarama - The Blog Directory

Technorati blog directory