Yaşanılanları insanın boğazında kördüğüm eden günlerden biriydi. Başını ve sonunu hatırlayamadığım çocukluğum, direnme gücünü çoktan yitirmiş olan gençliğimle el ele tutuşmuş bir yolu ama kusarak ama coşarak yürümeye çalışıyordu. Bunca zaman taşıdığım kasvetin hesabını sormak istedim, etrafımda varla yok, doğru ya da yanlış ama gerçek ama değil her şeye.
Ahşap; hayatım gibi yalnızca güneşin ve ayın gölgesinde göze çarpan, ışığa hep gereksinim duyan bir ev. Sabun kokan bir sokağın ağızda bıraktığı ve asla peşinizi bırakmayan tadı, düşümü en güzel yerinde yormaya hazırlanıyordu. Hangi zaman aralığında o evi geçtim hangi sokağa kim için ve neden daldım bilmiyorum. Gözümü açtığımda yağmurun dudaklarımı yararak aşağıya süzülmesini izledim ve öylece durdum. Durmalıydım çünkü yer çoktan yedi kat dibi boylamıştı. Üstelik yağmurun da gökten yağdığı meçhuldü.
Doğruldum, yürümeye koyuldum ve gittim...
Sokağın başında durup, bütün ışıkları izledim ve yeniden yürümeye koyuldum; pencerelerdeki tüllerin rengini aklımda tutmaya çalışarak… Ben yok olurken nebze nebze, bildiğim tek şey; hayat varsa eğer, içinde hayat bulmaktı. Bilmediğim ne varsa içimde, avucuma sığdırıp çocukluğumu, heba olan en güzel yıllarımı, sevinçten ya da hüzünden attığım tüm çığlıkları barındıran o sokaktan hiç yaşamamış bir ceset gibi geçtim.
Beni sokakların bütün yasaklarını delmeye mecbur bırakan kadın ne yapıyordu şimdi?
Uyuyor olmalıydı. Yaptığı tabloların içinde yaşaması ve ölmesine sebep olan ne varsa kucağına çekmiş, uyuyor olmalıydı. Homurtularını bana kulağımı koparmaya gelen bir baykuş fısıldadı.
Eminim sokağa çıkıp taşların altında ezmemişti ellerini, beni bulmak için ama kırık ama değil, bir kapıyı tıklatmamıştı da… Bir sokağın mahremiyetine benimkini ekleyeli tam on sene oluyor anne. Gülüşüm, sen de dillenişim, hiç mi benzemiyor saçları örülü küçük kızların evcilik oyunlarına, ellerinde tuttuğun renkler nereye kayboldu da kalem bende itiyat oldu.
Kaldır başını seni dinlendirmeyip yoran o uykulardan. Aramızdaki gizi arala ve daha fazlasını yapabileceksen eğer baykuşları sustur anne. Sokakların kokusunun ağızda bıraktığı tadı artık ezbere biliyorum...
Döve döve adam edildiğim bir sabahın ayazında, kapanıp ağladığım tezgahın üzerinde bana dokunur gibi duran o nebat kitabın içinde bir kelebek resmi, içinde binbir renk ve biri eksikti sanki. Kitap, parmaklarımın dermansızlığından yerin yedi kat dibini boyladı. Renkler tamamlanıyordu ve ben gitmeliydim. On iki sene sonra bir sabah ayazında sana gelmeliydim. Kapıyı açtım, yıkılıp dökülmekten hali kalmamış yüzlerimiz gibi, koltukların süngerleri çıkmış, tüm tablolar yerde, camlar kırık, tencerede kocaman bir sevda yanığı…
Ayaklarım adım atmaya söz vermemiş gibi, odanın kapısında beni yalnız bırakacak gibiydiler. Yine de telaşımı çocukluğuma doğru itip araladım kapıyı.
Yaşanmışlık karşısında öylece kaldım. Yanaklarım kıpkırmızı oldu utandım, bencilliğime yandım. Duvarda bir kelebek resmi, içinde binbir renk ve biri eksikti sanki…
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Yollar senin olsun diyorum, ben kenardan yürürüm. Üstümüze yıkılıyor dediklerimiz ve biz dediklerimizin üzerine yıkılıyoruz. Yaralı bir hayvan gibi, arkamızda bir kan ırmağını sürükleyerek, yıkılıyoruz ettiğimiz her lafın üstüne. "Gece gündüz tenhalarda bekleyenim var demedin" diyorum bakarak gözlerine ve baktığım herşey üzerime yıkılıyor.
Bütün suçlar, bütün aşklar, bütün kaçaklar, bütün ihanetler, bütün kırıklıklar üstümüze boca ediliyor ansızın ve kör ve yaralı ve sadık ve kalbimizi avuçlarımıza alarak yıkılıyoruz.
Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde.
Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihal kalıyor geriye, ama 'hal'imizi 'ilim' yapamıyoruz.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. "Gördüklerini unut diyorsun" bana ve herşeye rağmen bir cümle düşüyor ağzımdan: "Zet öldü bebeğim, Zet öldü". Zet niye ölüyor bilmiyorum ve niye böyle bir diyalog geçiyor aramızda ve niye geçiyor bizim adamlar karşı orduya ve niye mızraklarına musaf bağlıyorlar, bilmiyorum. Hiçbirşey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler üzerime yıkılıyor. Suç üzerime yıkılıyor ve detaylarını bilmediğim, belki de hiç yeralmadığım şeylerden dolayı yargılanıyorum "suyun önünde". Su akıyor ve ben yargılanıyorum. Su akıyor ve biryerlerimiz kanıyor durmadan.
Su akıyor ve yeniliyoruz hep. Niye yeniliyoruz bilmiyorum. Niye yanımda yürüyen adam, sokağın köşesine geldiğimizde lüks bir 'mercedes'e biniyor, bilmiyorum. Bunları bana sorma oğlum, bunları bana sorma. Ben olmadım hiç, biz de olmadık. Tahta kılıçlılar ve cüzamlılar ordusuyduk yeldeğirmenlerinin önünde. Yeldeğirmenleri dönmeye devam ediyor ve kırıldı kılıçlarımız. Niye ordaydık ve niye savaştık, bilmiyorum. Git ve aramızda sıyrılıp yüksek masalara kurulanlara sor herşeyi. Onların bir cevabı vardır mutlak. Çünkü biz sorulardan, onlarsa cevaplardan yontuldu. Biz sorularımızla kaldık ortada, onlarsa cevapların nimetiyle palazlandı. Belki bütün hikaye bu, belki de hikaye mikaye yok ortalıkta.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Çocuklarımızı öldürüp önümüze atıyorlar. Avuçlarımızdaki kana benziyoruz ve giderek bir avuç kan oluyoruz kendi avuçlarımıza kilitlenen. Bizi kilitliyorlar oğlum.
Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar. Sana birşey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp birşey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yadellerin oluyoruz konuştukça. Yadeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir de 'Mecnun' yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. Bekliyorum. Sen bekleme ama!
Bizi kilitliyorlar oğlum. Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine.
Düşünüyorum da şu soğuklar geldi geleli, biz insanoğlu da aslında yazları beslenerek, kışları da kış uykusunda vakit geçirerek yaşamalıyız. Hiç olmazsa soğuk, tipi, kar, hastalık, virüsler vb. kavramları hayatımıza sokmamış oluruz. Bence mantıklı! Mart aylarında çıkalım ortaya, Ekim ortalarında çekilelim köşelerimize.. İyi fikir, haydi hep birlikte..
Sokakların bile ayartılabileceğini, kentinse cerahatleşebileceğini, çapul ve talanın ve ihanetin alkışlanabileceğini bilemeyecek kadar gençtik. Gençliğimiz avucumuzda mumdu; uysal ve titrek! Oysa her gece Buraklara binip uzaklara giden bizdik. Sesimiz yediveren gülleri, hanım elleri ninnilerimizdi. Bol acılı romanlardan geçerdi çocuklar; ne çok kovulmuş kapılardan ne çok arabesk. Sermayemiz gülümsemekti. Çekerdik üstümüze gecenin karanlığını. Telde kalırdı uçurtmamız, bilyelerimizse hep kayıp. Her gece bozguna çıkar, marş söylerdik. Dua küçük ellerimizin uzak ülkesiydi. Biz, o zaman ölen her yavru kunduzun geçkin bir kadına kürk olacağını bilmeyecek kadar temizdik. Gölgesine pençelerini takmış kentte adresimiz; hurma gölgesi, kullanılmamış çöldü. Korkularımızı son giden trenle göndermiştik. Bizden sorulurdu duvarlar ve sokaklarda habere volta büyütürdük. Yıkılan duvarlara yazı olurduk şehir kustukça bizi. Her sözümüz devrimdi, her bakışımız militan.
/ aç çıplak ve susuzdum. Anama söylemedim. Yorgun ve uykusuzdum, bunu da. Vurulup düşerdim bir devin kalkışı gibi…/
Kandan geçti yolumuz ve konduk bir ateşin kıyısına. Mecnunlarla okundu ve ezberlendi adımız. Ama biz korkulu kalabalıklardan kalbimize yol bularak gererdik yumruklarımızı hor görülen bir hayatı yaşamak için. İsyan önsözümüzdü. Düşler ve kement sürekli boynumuzu sorgulardı. Mahcuptuk bakarken tarihe, tarihse silikonlu pazılarını şişirerek; tebama söyleyin, asmasın şehzadeyi musa’nın asasına, derdi. / devasa bir masalın ortasında kelebeğim, ateşle sınanan. Sonrası eylüldür, eylülse hüzün… konuşamam. Vişne çürüğü bir akşamdı vuruldum. Ölüm ilanıyla girdim adresini yitirdiğim şehre; talan edilmiş panayırda herkes figüran, börtü böcek, ıvır zıvır…/
Doğulu olmak yalnızlıktır. Bunu geç anladım. Talandı bu ters asılmış levhalar. Bozgun çığlığı, uzak acılar. Söz makas değiştirdi. Onur sözcük cehenneminde muğlak bir takı. Kumsala düşen cenin yeşermiyor, bakışımız yorgun. Kaybetmiş gökyüzünü her şey puslu ve özensiz. Dostluklar yanılsamadan ibaretmiş, bulmuyor adresini saf yürek göndermeler.
/ ben ki çırılçıplak bir yürek kesilmiş ellerimle umutsuzluğun gırtlağına sarılıp unutturduğunuz isimlerden geliyorum. Yüreğimi kınından çıkarıp size adıyorum. Ben ki sizin için okudum ezberledim içimi…/
Sımsıcak alın terimiz yarınlar kadar. Adımlarımız korkusuz. Başımız dik, onurluyuz. Duruşumuz bembeyaz. Ay şafağa yakın sönmeden, kuşlar uyanmadan, çiçekler açacak baharımıza. Anılarımıza kayıtsız kalacak kadar yorgunsak, terimizi soğutmayacak kadar süvariyiz. Ölüm dur ihtarına uymayacak kadar diridir; elveda karanlığa. Sımsıcak dualarla adıyoruz ruhumuzu rüzgâra. Selam ey özgür menekşesi dağlarımızın. Bir günlük tanrısını yiyen çocuklardan ammarlar çoğaltan yâr!
/ yüreğim habire toprağın damarlarını zorluyor. Saçlarıma kar yağsa da ben bu yürekle ısınırım./
* Efendim derim ki; yüce meclisimiz pazar günü çalışma işini resmen yasaklasın. hatta cumartesi günleri de çalışma olayını tamamen kaldırsın. Bahsi geçen bu iki gün boyunca insanlar kös kös yatsınlar, dinlensinler, denize girsinler, biiç volley yapsınlar, hamakta uyusunlar filan. Tabi bu mevzuları yaz etkinlikleri olarak sınırlandırsın yüce meclisimiz ve bunların yapılması için gerekli öz kaynağı sağlasınlar. Yapsınlar efenim, işler ne. Halk olarak ben bunu yüce meclisten istiyorum!
* Efendim derim ki; ulan ey Türk insanlığı! Her akşam bu kadar çok havai fişek patlatmak için ne yapıyorsun? Hem o kadar havai fişek patladığında başın göğe mi eriyor? O kadar hava fişek havada patlamayıp, Tokat'ta olduğu için küçücük bebelerin karnında mı patlasın? Hadi patlatıyorsun niye bunu her akşam yaparsın? Nasıl bir eğlence anlayışıdır bu? Basıl bir dingilliktir, laleliktir arkadaşım? Etme, eyle bırak bu işleri.. Akşam canın mı sıkıldı, al abicim eline bi kitap oku. Nuh Tufan'ı tanı, İbrahim Kurban'ı keşfet. Böyle de olmaz ki arkadaş, her akşam her akşam...
* Efendim derim ki; eskiden de derdim okumaktan zarar gelmez insana deyü. Hala da diyorum. Ve Murat Menteş diyorum hala. Dublörün Dilemması'nı bitirdin mi? O zaman alıyorsun hemen eline "Aynalı Barikatları" ya da "Kaosa Mütevazi Bir Katkı"yı okuyosun arkadaşım.. Kelime denilen nimetle nasıl oynanılırmış öğreniyorsun.
* Efendim derim ki; bu sene şampiyon nah olursunuz, ölmeden mezara koydunuz bizi, defol git yıldırım ve sinan, biz böyle de mutluyuz.
* Efendim derim ki; Bir gençlik insiyatifi olan www.yenilgi.com faaliyetlerine ve yazılarına kaldığı yerden devam ediyor. Bakınız efendim, okuyunuz, takip ediniz. Bu gençliğin insiyatifi on numaradır, benden söylemesi.
* Efendim derim ki; Filbahar'da aldı başını gitti, kimse durduramaz artık. Sevgili Bilal Can bu işi hem iyi yapıyor, hem de paylaşmasını biliyor. İnanmazsanız bakınız, www.filbahar.com
* Efendim derim ki; blogcu.com'u hala sevmiyorum ve hala www.muhalifkarga.com'a taşınamadım.
* Ve derim ki; bir alttaki yazıyla ilgilenip iyi niyetlerini ileten herkese selam eder, teşekkürlerimi iletirim. Tabi ikona'nın F5'i bozulmuş onu da hoş görelim.
Zamanın dalkavukça attığı her çelmede yere kapaklanan, sahipsiz, yitik ve boşvermişliğiyle yaşama tutunan(!) soylu bir yadırgama bu. Evet evet. Başka hiçbir açıklaması olamaz. Şimdi küçücük beyinlerine sığdıramadıkları anlam kargaşalarıyla yürürken, her adım atışta biraz daha, biraz daha süründükleri yararsız lakırdılar uçurumunun kenarından hangi devingen ünlem kurtaracak onları?
Her gün kahırdan bir elbise kuşanarak, yaşmak yapmayı bilmeyen narin ellerimle, sindirilmesi güç bir zorbalığı mekanizması bozuk eylemler eşliğinde karşılamak. Gerçek sürgün bu değil midir? Amacına uygunluğun dinginliğine alışamamışlık sızdırıyorsunuz göz kapaklarınızdan. Yavaşça soluklanıp sıkça yorulasınız geliyor. Adım atacağınız yerde, günü birlik korkularınız karşılayacak yine sizi. Tedirgin duruşunuza uzaktan göz kırpan bir yarasa, devasa bir boşluğa atılır gibi, sonsuzun kucağında oturan bir son’lu olduğunuzu fısıldayacak size. Hiç aklınıza gelmeyecek değil mi, gündüzün güzelliğinden çalıp gecenin yüzüne nurlar saçan varlığın sahihliği… Oysa öylesine yüce ki!
Ben tedirgin bir tavra bürünen sizi, belki çok eski bir hikâyeyi tozlu sayfalardan sökercesine okurken rastladığım şeye benzeteceğim; çelişki! Ve her çelişkide yiten bir ilişki olduğunu benden duymuş olacaksınız. Eğilip kulağınıza fısıldayacağım daha çok şey olacak. Boyunduruk altına alınamayacak kadar toy yanları da vardır yaşamın. Ve bu ancak serkeşçe söylenen bir söze eş tutulabilir.
Koca bir cümlenin içine sıkıştırılan hareketsiz ve yersiz durgunluğu yaşamın, sırıtırcasına seyr-i alem ediyor içimde. Ben şimdi bir yere oturmak, oturup kalkmamak, kalkmadan kalarak bakmak istiyorum yaşama uzaktan. Belki böylelikle, sabrın sıkça örülmüş ilmekleri arasından süzülüp gerçek boyutuna erişebilirim yaşamın. Ve daha derinlere inmek istedikçe, korkulası yanların göreceli birer kavramdan öte geçememiş olduğunu göreceğim. Gördükçe dirilecek, dirildikçe dirimin yüceliği karşısında eğileceğim.
O vakit sizler, küçülen varlığınızla serencam ederken üç boyutlu bir ayna karşısında, ben boyutların ötesine geçebilmişlik nedir, artık bunu biliyor olacağım. Kafanızda oluşan soru işaretlerinin kancasına takılmadan yürümeye çalışsanız da, her şeyi bilenin, bilgece sözlerinizin ötesine geçen çağrısı dolduracak kulaklarımı. Şuh sesli kadınlar geçiyorken rüyalarınız üzerinden ve siz şehvetvâri horultuları doldururken uyku aralarınıza, uykusuzluğumla boykot ediyor olacağım sizleri. Ta ki; geçip de gidilemeyen, gidip de dönülemeyen yolun bir adım ötesinde göz göze geleceğimiz güne kadar. Sorgunun yüzlerinize yansıtacağı korkudan tanınacağınız o günde, korku dolu bakışlarınızın göz bebeklerinizden bir an önce kurtulmak isteyişine şahit olacağım. Korku kelimesinin anlamı bir çığ gibi üzerinize dökülürken, ben uzaktan bakarak bu duruma, belki şunu düşünüyor olacağım tutarsızca;
Dünya! Boyunduruk altına aldın mı insanı, nasıl da güzelleştiriyorsun el yordamıyla…
Esra Demirci
* Esra Demirci'nin bu denemesi daha önce bazı internet siteleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır.
Ey blogcu.com'un çılgın yöneticileri! Sizleri hiç sevmiyorum ve hatta sizler hakkında olur olmaz şeyler söylüyorum sağda-solda. Bu nedir arkadaş haftanın 5 günü bakımda olur bi site. Sabah girmeye çalışıyoruz, üzgünüz bakımdayız. Akşam deniyoruz şansımızı, üzgünüz bakımdayız. Sabaha karşı giriyoruz, üzgünüz bakımdayız. Neyin bakımı bu yahu? Nereye bakıyorsunuz çok merak ediyorum... 3 gündür şu emektar bloguma giriş yapamadım. Biz de insanız, bizim de sinirlerimiz var, bizde küfür edebiliyoruz değil mi? Öyleyse "Allah'ından bul blogcu!"
mevsimleri ardılıyorken/ellerimizi ellerine değdirecek bir sayfa arıyorken/bildiğimiz renkleriyle yine delişmen bir sözle çıktı filbahar
"-ki biz aslında susarken konuşuruz"
kavline sadık kalmanın eksik kaldığı şu dünyada/ devinen fikirlerimizin kafa taslarımıza sığmadığı sözleri önümüze getirmek için/çabalamak için sözlemek/sözlemek için çaba harcamanın en güzel söz olduğunu duyurmaya geldik.
duruşun gönlümüze sardığı bilgiçlikle değil/uzaklarda bir yerde özleyen taraflarımızı özlenenle birleştirerek/acımız kadar varız/var olduğumuz kadar acımaya devam ederek/garipliğin hükümdarlığını duyarak geldik.
süsümüzü hapsine ekleyerek elimizi elinize değdirmeye geldik/hiçbir nazarın kıvrımlarından kaçınmadan/sözün aslında bir duruş olduğunu/ve bu duruşun en güzel şekilde/suskun çığlıklarda olduğunu duyurmaya geldik/tahammülü eksilen ihtiyar dünyamıza.
yakın bir bahara şahit kıldığımız gönlümüzle/ tanıdık sesleri ekleyerek/tanımadığımız seslere kulak vererek/ altı demeye geldik.
6. solukta filbahar 6. baharla filbahar Oldu.
kapat gözlerimi kimse görmesin/eda aktaş bir yusuf kısası/tuba yılmaz bu yol nereye gider/can varol düş yüzünde söz tutuldu/gülay sağlıcak gece yanığı/gülistan banu özbek haya tufanı/abdulkadir akdemir hayata dair kafa yoruşlar/mustafa çolak haziran kırıyorum yanağımda/bilal can huzursuz ikindi/özgül başar ışık bağdat sokaklarından yunan agorasına kadar uzanıyordu/ramazan yıldız kaçak bahar/sümeyye betül kalemsiz/asude zeynep toprak mat renklere bürünen zaman/mehmet altun mey uğrakları/leyla karaca sevda çaldı kapımı/başak doğru şiir kendini yaşamaktır/fatih akça